İddia ve at yarışının yoğun olarak konuşulmadığı kahvehanelerin ya da emeklilerin oturduğu çay bahçelerinin önünden geçerken biraz kulak kabarttığımızda duyarız hep, "ah bu zamane gençleri" diye ... Şikayet ve sitem dolu sözlere kimi zaman hak vermemek mümkün değil hakikaten ama buz dağının görünmeyen kısmı da var. Tamam gençler gerçekten asosyal, apolitik ve tuhaf hareketler içinde ama neden? Sürekli şikayet etmek yerine hiç sorunun kaynağına inip çözüm aramayı denedik mi? Çözümde rol oynadık mı sadece konuşmak yerine?
Konuyla ilgili öncelikle gençlerin kendilerine, ülkemize ve dünyaya katkıda bulunabilmeleri adına aldıkları eğitim ve öğretimin niteliğinden bahsetmemiz gerekiyor. Bu sorunsala "eğitim"in kavramsal olarak tanımlanması ile başlamak yerinde olacak, sanırım. Literatürde eğitim, "toplumun değer yargıları ile bilgi ve beceri birikiminin yeni kuşaklara aktarılması; bu amaçla okullarda ve benzeri kurumlarda sürdürülen öğretim ve yetiştirme etkinlikleri" olarak geçer. Bir dil bilimci olmamakla birlikte kişisel tecrübelerime dayanarak eğitim tanımının köküne indiğimde "eğmek" fiilinden türediğini görüyorum; yani bir şeyin mevcut doğasına aykırı olarak özgün şeklini bozmak gibi... Ağaçların daha gür ve sağlıklı büyümesi için yapılan budama işlemini andıran eğitim, adab-ı muaşeret kurallarını öğretmek yerine, sanki bizden biraz kesilen yerlerin hayati kısımlarımızı da uçurduğunu, geliştirmek yerine çürütüp bıraktığını gösteriyor. Halbuki ilerlemek için standart fabrikasyon bireyler üretmek yerine; farklı düşünen, bu farklı düşünce çatışmalarından alternatif bilgi üretme erdemine sahip olan ve gelecek için iyi şeyler yapan bilinçli gençler yetiştirmek gerekir, fikrimce. Sonuç olarak, eğitim yerine ikame edilecek yeni bir kavram sözlüğe eklenmeli ve bunun içi doldurulmalıdır; farklılıklar katıp bireyin donanımını arttırarak, onu hür iradesine teslim edip, kişiye değişik ve orijinal fikirler oluşturmasını sağlamak hedef olmalıdır, bu noktada.
Öğretime geldiğimizde ise sanki bizdeki karşılığı "ezberletim" gibi. Kavramları, tanımları ezberlemek ve sonra da unutmak ne hazin bir sondur öğrenci için, insan için... Öğrenirken yaşamak, yaşarken öğrenmek ve bunu projelendirerek sonuç odaklı çalışmak en anlamlı olanıdır. Türkiye'de gençler için öncelikle mevcut sorunları ele alıp değerlendirmeli, öğrencilerin okul hayatlarındaki bu serüvene belki ciddi bir reformla ya da yeni bir oluşumla cevap verilmelidir. Ama yine de sevindirici birkaç umut ışığı görünmüyor değil. Son dönemde takip edebildiğim kadarıyla ilkokuldaki öğrencilere zihin gelişimlerini pekiştirecek, onları ilerideki hayatlarında verimli kılabilecek proje ödevleri verilmekte. Bir başka örnek olarak ise Avrupa Birliği sürecinde bulunan ülkemizde öğrencilerin değişim programları ile farklı kültürleri tanıma, farklı bakış açıları kazanma imkanı sunuluyor. Bunlar güzel gelişmeler ...
Türkiye'nin gündemi hakkında bilgi sahibi ve özgüveni olmayan, içine kapanık gençler neden asosyal diye baktığımızda ise biraz derine inelim. Çoktan seçmeli sınavlara hazırlanma zorunluluğu bizleri çocuk yaştan itibaren kısır bir döngüye mahkum etti. Gençlerin spora, sanata yeterince zaman ayırması hemen hemen mümkün değil. Bunun için aileden gelen müthiş bir disipline sahip olmak gerekli. Lise sınavları, üniversite sınavları, üniversite bitince de KPSS, ALES, ÜDS, KPDS ve adını bilemediğim daha bir çok sınav çeşidi... Hedeflediğimiz yerlere gelebilmek için elbette ölçme- değerlendirme yapılmalı ama bu sınav sürecinde bir de bakmışız ki yaş neredeyse otuz olmuş. Cevap "A" mı "B" mi diye düşünürken hayatı ıskalayarak yorum kabiliyeti olmayan, konuşmayı bir sanat gibi icra etmektense mümkün olduğu kadar kısaltıp günümüzü 100-200 civarında aynı kelimelerle döndüren bireyler haline gelmişiz. Bırakın yabancı dili, Türkçe'yi dahi zor konuşur olmuşuz...
Peki öğrenciler büyük aşama kaydetti, lisans eğitimlerini tamamladı. Ya sonra? Bu sorunun cevabı için de düşünmek lazım. Öncelikle ülkemizde iş gücü planlamasının ciddi anlamda oluşturulması gerekmekte. Üniversiteler açılıyor, öğrenci kapasiteleri genişliyor, bunlar olumlu gelişmeler; ancak kaç doktora, öğretmene, işletmeciye, teknisyene ihtiyaç varsa okullarda o oranda kontenjan açılmalı, popülist politikalar uğruna sürekli üniversite açıp bu kurumun niteliği ve kalitesi düşürülmemelidir. Zira bırakın doçenti, bir yardımcı doçent doktorla kurulan anabilim dalları var ülkemizde. Üniversiteden mezun diplomalı ve işsiz gençler bu plansızlık yüzünden kendilerine, ailelerine ve topluma karşı yabancılaşma sürecine girmekte ve umudunu farklı ülkelerde ya da illegal yollarda aramaya başlamaktadır.
Asosyallik dışında apolitik olmaya gelince, 1970 ve 1980'lerde gerek dünyada gerekse de Türkiye'de yaşanan siyasal yozlaşma, ebeveynlerimizi haklı olarak siyasetten korkan ya da düşüncelerini özgürce dile getirmekten alıkoyan bireyler haline getirmişti. Belki onlar bunu istemedi ama sistemin dayatması da sonuçsuz kalmadı. Bir düşünelim üniversiteye gittiğimiz ilk yıllarda ailemizin ilk öğüdü "siyasete bulaşma evladım" idi! Siyasete bulaşmayan genç siyasi partilerin sokağından bile geçmedi ama parti açılımını farklı anlamlarla icra etti (!) Şimdi gençlere sokak röportajlarında soruyorlar; "Dışişleri ya da İçişleri Bakanımızın adı nedir diye", cevaplar insanı hayrete düşürüyor... Bunları bilmek için siyasetle de içli dışlı olmaya gerek yok aslında. Gençler önünü göremiyor, kaygı içindeler ve geleceklerine dair büyük soru işaretleri barındırıyorlar...
Kışın son günlerindeki kapalı havanın etkisiyle büründüğüm bu halet-i ruhiyemle biraz karamsar bir konuyu kapsadı bu seferki (gençlerin psikolojisine, ailesel ya da kişisel düzlemde inmekten ziyade farklı bir bağlamda eğitim ve siyasal açıdan değinen) yazım ama değişiklik iyidir, zira yaşama belirtisidir. Ezberleyen değil bilen, bildiğini uygulayan, sorgulayan, araştıran, sabit fikirli olmayan, en önemlisi de düşünen gençlerin toplumumuzda var olabilmesi ve sayılarının artması için sadece konuşarak memnun olunmayan mevcut durumdan şikayet etmek yerine, gençlerin olumlu gelişimleri için eyleme geçelim artık.
